MELİMELO

MELİMELO

9 Kasım 2010 Salı

K A R I Ş M I Ş _ R U H



Geceler paklar karışmış ruhun gerginliğini
bi duble rakı çözdürür dilini
inancının tavan yaptığı anlardır o çözülmeler
- sarhoş nidaların ezan sesi gibidir başka masalara


inanmışsındır çünkü sen
aşka
güzele
adama


çok güzel sanmışsındır onu mesela
aslında ortalama bir yürekken
büyütmüş de büyütmüşsündür sahneyi


panjurlar takmışsındır onun gözlerine
pembe pembe
bir yabancı aktöre benzetmişsindir mutlaka
karizmatik diye bilinen etrafta


ve sen çok sevmişsindir...
konuşurlar hakkında
orda burda
pastanede
yolda
barda
herkes aşka inat seni konuşur
-çok sevdi onu diye...
yaaa der karşıdaki 
hafif buruk ve 
kendi başına da gelmiş bir 'dava' edasıyla
üzünçlü bir yaaa çıkar yalnızca...


sormaz hiç O da onu çok sevdi mi diye?
bilir çünkü alacağı cevabı 
oysa ki zamanında ihtarnameler döşemiştir
 ve korkar o yanıt ile yüzleşmekten
kendi renkli panjurlarını hatırlar
edepsizlikleri anımsar
çok sevmiştim ben de der
ve sakince süzülür
koynunda beslediği yılanın hayalinden
gerçeğe döner
hayata girer
emekleye emekleye...


bebek gibi saftır 
aşkını anımsayanın ruhu
bir son sözle;


geceler pak-lar işte onu...


17 Eylül 2010 Cuma

B E N C İ L







Kalbinin şeftali kapılarını aç.
İçeride koca bir meyve bahçesi var biliyorum.
Kandıramazsın, görüyorum.

Eyvah nidaları var parlak gözlerinde
İç içe geçmiş kinayelerinin
Çocuksu oyunbozanlığında;
Sen mızıkçı
Ben ebe

Açık fikirlerle saklandım
Sayarken sen 1'den 100'e
Düşünmedin, ben giderken seni nereme sakladım diye,
Bakıp bakıp kesin cümlelerinle yüzüme,
Aç kapıyı diyemedin.

Şımarttım seni
-her seferinde
'Bir yer var biliyorum her şeyi söylemek mümkün' diyen
Veli'ye inat,

Bulup o yeri diyemedim
seni bir tek -ben seviyorum- diye...

17 Ağustos 2010 Salı

H A K İ M _ B E Y


Ellerimle ördüğüm krallığımın çöküşünü izlemek... Bombanın pimini ben çektim. Kundakçılık mı hakim bey? Yo yo, gerisin geriye iniş benimki. Yangınların sonunda küllerinden yeniden doğdururlar ya mekanı, daha yeni, daha şık ve sanki diğer anılar hiç yaşanmamış gibidir ya. Tarih; bir yerlerde kendini tekrar ederken o mazi silinip izsiz, uçsuz, bucaksızdır ya hakim bey, benim anılarım kat kat ve hükümsüzdür. Kayıplarım kullanılınabilir, verdiğim eşgaller yalnızca bende suçlu bulunabilir. Kadınlarım var benim, aşığı var, yalnızı var, işsizi var, sevgisizi var. Erkeklerim var mesela, özgüvensizi var, terkedilmişi var, çocuk olanları var, adam gibi adam olmaya çalışanları var. Çoğu görgülü, çoğu bilmiş, azı ukala benim insanlarımın. Bütünü sevgi dolu, tümü içten içe mutluluk oyununda. Perdeler açıldıkça, yeni bir oyuna yolculukta. Otobüs durakları gibi içimde gece. İnmeye hazırlanırken - ve mutlu inişlerde bile- ani fren darbeleriyle, yaralı güzellikte benim gecem. Uykusuz, yorgun ve gündelikte hikayem. Bir gece var anılarda, yıl 17 Ağustos 1999... Üç kız yan yana muhabbette gece gece. Biri yaratıcı, diğeri dediğim dedik, yıldızlar hiç olmadık kadar yakın. Ne bilinir ki; med-cezir alıp götürecek tüm dargınlıkları ama yerine koyuverecek acıları. Acılarım hükümsüzdür hakim bey. Fani kayıplarım, gerçeklerin yanında saman alevidir. Gücüm güç, anılarım taze, kayıplarım yaşamımda ışıktır. Ne kadar çökerse, o kadar ayıklanır yalnızlıklarım. Çok kalabalığım hakim bey. Kadınlarım, adamlarım, yolsuz yoldaşlarım... Geçmişe özlemimle, bir nostalji prensesi, bir drama kraliçesi ve romantik bi aşığım. Böyle kabul edillir ve böyle mutluyum !

3 Mayıs 2010 Pazartesi

O Y U N


Kırmızı, parlak taşlı bir nehrin kıyısında başlamıştı oyun. Kabul mü dedi kabul dedim.
Okuldan kalma bir alışkanlıkla replikler uçuştu havada. Kapalı gişe bir oyunun, çift kişilikli karakterleriydik artık. Asla bir çift olamamışken görüntüde, biz kendi içimizde hep birdik aslında. Korkudan titrerken de, eski aşklarımıza ağlarken de, gülerken de ve davetler verirken de, biz görüntüde hep birdik. Teğet geçmişti tanışmalarımız. Belki de çok önceden dokunabilecekken arızalarımıza, zaman beklemeyi seçip getirmemişti bizi yan yana. Zaman; bizi hiç beraber görmek istememişti.Dokundukça çoğaldık birbirimize,çoğaldıkça uzaklaştık. Yedik, içtik, seçtik, izledik, bol bol yorum yaptık hayata...Saatlerce konuştuk, haftalarca sustuk kimi zaman. Kimi zamansa kendimizden daha çok üzüldük birbirimize. Aile gibi olmak bu olsa gerek. Korumak, kollamak, yalnız olmadığını hissettirmek...Anlaşamasan da bazen, o beni anlar demek. Olduğu gibi kabullenmek...Kaybettiğin anlar vardır ya oyunu, aslında level üstüne level atlamışsındır ve kazanmana ramak kalmıştır, ama tek bir hatayla karşılaşıverirsin GAME OVER yazısıyla. Sanırım kaybettik. Sevdiğim bir şarkıda ağlarken seni düşlemek, yemek yaparken yalnız başıma, dereotu koymak sen seversin diye, ve film izleyememek sensiz ve seninle güzelken, sensiz hiç tad vermeyen şeylerin listesini çıkarmak...Oyun bitti...Kulise gel...Nerdesin?

24 Nisan 2010 Cumartesi

Y A Ğ M U R . . .



dürüst_lük kisvesi altına özenle saklanmış koca yalanlar;
bir fotoğrafın kadrajına sığmazlar

gördüğün renkler
işittiğin nidalar ve bir o kadar
alışılmışın dışında
savrulan
-aşk-ın-ın
ilizyonist gölgesi
kandırırken gövdeni

ne kızıl yapraklı bir ağacın
yok olduğunu sandığın zamanki
duygusallığın
ne tapıyorum dediğin kadınlık
ne de safi zannettiğim nefesin

bir balona konup gönderilmişcesine
hiç işitilmemişcesine

ve büyük yalnızlığın
kimsenin paylaşamadığı

sanal gerçeklerin
görünen duvarlarında
türemez duyguları'nın
açıklığını_
bilmekten hicap duyduracak bana

keşke dedirtecek
ve o keşke
maalesef
olumlu betimlemelerle bitmeyecek
noktası virgülü ve geçmişiyle
güzel mi?
yalan mı?

yakıldı sevgin
ve küllerini
istanbul boğazının
gri mavi denizine gözyaşlarımla boşalttım...

_hoşçakal_

12 Mart 2010 Cuma

KARAR _ SIZ _ IM


geçmişi düşünmek neden hep hüzünlendirir?biraz acı verir ya anılar,bi için sıkışır bi hoşuna gider bi karıştırır kafanı.daha mı iyidim ne diye düşündürür..anılar biriktikçe, ağırlaşır ya değerleri..içtiğin bi fincan kahvenin yerini hatırlar,kokusunu duyarsın istemsizce...sanki barlarda, o tadına doyamadan içtiğin içkileri yapan bi barmen kalmamıştır artık...o şuursuzca dağıttığın günleri tebessümle anımsar elini göğsüne koyar iç geçirirsin...

daha çocuksundur daha cesursundur..elin yanmamıştır.. kalbin çok da çizilmemiştir henüz.gözüne bakmak yeterdir ya o zamanlar, dokunmak lükstür daha...haddin diildir diye düşünürsün...zamanı vardır...

zaman:gittikçe zamlanan AN...üst üste binen geçmişin gölgeleri, hayaletleri, paçana yapışan çamur,elinin kiri,patavazsız söylemlerin,pişmanlık duyduğun dakikalar,iyi ki yapmışımların,keşkelerin...bi bilebilsen keşkelerini,binmeden zamlar geri çekebilsen zamanları...vitesi 3 ten 2 ye alır gibi kolay olsa dönüşüm...

öğrenebilsen kırıkları bi araya getirdiğinde eskisi gibi olmasa da yeni bi yaratımla bambaşka çöplere dönüşebileceğini...

çöpler :hakkımızda en çok bilgi sahibi olanlar...yerleşik düzenimizin hakimleri...bilinçli olarak geçmişe gönderdiğimiz...umutlarımız,çabalarımız,emeğimiz,yetilerimiz,sebeplerimiz,kör gözlerimiz,sağırlaştığımız,dilsizleştiğimiz o saniyelerimiz...

düşünebilsen çöplerin gittiği yerin; bilinçaltı kalıntılarının boşlukları olduğunu...o boşlukları cuk diye doldurduğunu....


boşluk:kapattığında iki küçük dünyanı kendini en tedirgin ve en huzurlu hissettiğin yer...beyazın; ''tümü'' içinde barındırdığı,siyahın sadece alacakaranlık olduğu hoşluk bölgesi...

karar:durmadan vermen gereken şey!!!

söyle bana...

boşa geçen zaman-ım mısın?
geriye yollayacağım çöplerden biri mi?
boşluktaki renkler-im mi?

6 Şubat 2010 Cumartesi

G E Ç M İ Ş




Ödeme günü geldiğinde hesaplaşmalar hep ağır olmuştu. Yıkım emri verir gibi dimdik karşısında durmaya çalıştığım geçmişim; sanki başına gelecekleri biliyormuş gibi, kinayeli bakışlarıyla tepeden tırnağa alaycı alaycı süzüyordu beni. Üstümdekiler eskiydi ve ona tanıdık gelen kokumu duyamaz olmuştum. Kokular birbirine geçmiş anlamsız paragraflar gibiydi artık. Fiziksel yorgunluğumu bir kenara bırakıp, yola devam etmem için emirler yağdıran geleceğim, beni çağırıyordu. Ya da ben öyle olduğunu düşünerek kendimi rahatlatıyordum sadece. Kalıplaşmış cümlelerden uzak, insanların birbirlerine yalnızca göz göze gelebildikleri ve gerçekten görebildikleri için selam verme nezaketini gösterdikleri o yere gitmeye hazırdım artık. Kendi ütopyamı başkalarınınki yapma özverisini gösterebilecek güç gösterilerinin zamanıydı. Egom; kendi yerine karar verme ve benden bağımsız hareket edebilme özgürlüğünü kazanmak için çok çalışmıştı. Ödül vakti gelmişti…Sonuç olarak bunca yıldır ayakta kalmamı sağlayan kendisi değil miydi? Karşılık bekleyen gözlerle bakanların sayısı ikiye katlandı. Geçmişim yenik, egom galip çıkmıştı bu savaştan ve ben hiçbir şeyden haberi yok gibi davranan ama aslında işin tüm pisliklerini bünyesinde barındıran leş siyasetçiler gibi durup, bütün politik bakışımla bu savaşta birbirlerini yok etme çabalarını kararlılıkla izleyen olmuştum. Bavulları taşıma
vakti. Aykırılıklar, hissizlikler, eylemsizlikler vinç altında kalmayı hak edenler oldular. Güvensizlik, şüphe ve arzular ise; benimle birlikte gelmeye gönüllü olanlar. Onlarsız bu yolculuğun hiçbir önemi yok. Onlar her harpten canlı olarak çıkmayı başardılar çünkü. Gün doğmak üzere ve yola çıkma zamanı .Yerine gelecek yapıyı çok merak ediyorum geçmiş. Belki yıllar sonra döner ve nasıl değişmişsin diye bir uğrarım. Ama havaya girme sakın. Çünkü bizim dostluğumuz öyle senelerce konuşmayıp, karşılaştıklarında bir gün evvel ayrılmışlar gibi olanlarınkinden değil. Çok acı verdin ve cezanı çekmelisin. Adalet böyle işlerse öğrenebilirsin, ayakta kalmayı. Bunu söylemekten nefret etsem de bunca yıllık hukukun ardından sana tek diyebileceğim iyi şanslar!

3 Şubat 2010 Çarşamba

H E R _ S E F E R İ N D E



Hatalar,umutlar ve diğerleri…

Yeni başlıyor günün... Her seferinde, uyanınca onunla ve sen kaya gibi sert durmak zorundalığında, kalkıyorsun yanından.... Yara almamak için her seferinde. Belki geçer diye beklediğin her gün, daha da artıyor onunla ilgili umutların. Alışkanlık yaratan şey karşındaki kişi diil; geçen zaman oluyor artık. Hayallerini, buruşuk temiz çamaşırlar gibi sağa sola fırlatır buluyorsun ve hataların oluyor üşendiğin ütülemeye.... Bir tek merhaba ile başlayan tanışmanın doğurduğu sonuçları düşündükçe daha çok inanmak geliyor içinden; her çöküşün sonundaki umuda. Umut; hala ve inatla koruyor benliğini içinde. Yara almadan çıkmak ne kadar da zor yaşanmışlıklardan ve her seferinde, başka olacak inancı, büyüdükçe içinde; ütüye bıraktığın çamaşırlar dağ gibi oluyorlar……

1 Şubat 2010 Pazartesi

Y O L _ Ö Y K Ü L E R İ _ v o l . 1

'' G E Ç M E M İ Ş ''

Bu gidişi hep sıcak bir yaz günü olur diye hayal etmiştim. Arabaya binecek, radyoda bugüne kadar frekansını bile hiç bilmediğim bir istasyonu bulacak, ve içine hava girmesi gereken bir şarkıya denk geleceğimi bilerek, camı sonuna kadar açacaktım. Tabi ki öyle olmadı. Belki de son on yılın en soğuk kışıydı. Neyi ne zaman yapacağına karar veremediğin depresif mevsimlerden biriydi. Isıtıcı bozuktu ve radyo cızırtı yapıyordu. Peşimi bırakmayacağını bilmeliydim. Hayalet gibi, ardımdan beni izleyeceğini anlamalı ve önlem almalıydım. Ama huyum kurusun, spontane geçişlere alışıktı bünyem. Bununla baş edemeyeceğimi düşünsem, bu yolculuğa çıkma kararımı da ertelerdim. Daha önce birçok kez ertelediğim gibi. Dünyanın başka bir yerinde, mevsimin farklı olduğunu ve birkaç kilometre sonra, radyonun daha net çekeceğini düşünerek, kontağı çevirdim.Motor ısınıyor. Senden kurtulmama az kaldı. Yalnızca bir hayaletsin artık. Senden korkmadan bundan sıyrılabilirim. Evet bunu yapabilirim. Yerler buz mu tutmuş, yoksa altımdan kayan şey sen misin? Umurumda değil. Gaza basıyorum.

+4 saat sonra

Acıktım. Ne yemek istediğime karar vermeliyim. Mideme oturmayacak ve ağırlığıyla uykumu getirmeyecek bir şeyler olsa iyi olur. Geçtiğim 5.benzin istasyonu. Biraz daha idare ederim. Billboardları ışıklı yapmışlar. Sanki gözümüze gözümüze sokmaları yetmiyormuş gibi, niye bu dikkat çekme çabaları anlamıyorum. Yolun kenarındaki köpek yavrusuna bak. Yağmurdan tüyleri birbirine yapışmış. Benim gibi yiyecek bir şeyler aranıyor. İşte bir restoran. Ev yemekleri yazıyor girişinde. Ev yemeği; güzel seçim. Önümdeki araba sağa sinyal veriyor. Bir dakika, durdu! Kornaya basmak istemiyorum. Yalnızca yoluma devam etmek istiyorum. Camları buğulanmış arabada bir hareketlilik var. Gözlerimi kısıp merakla içeri bakıyorum. Bana neyse?Arabayı kullanan; 30-35 yaşlarında hoş bir adam. Bir kız, kapıyı çarpıp iniyor önden ve yetmezmiş gibi bir de tekme atıyor arabaya. Oğlan basıp gidiyor. Kızın elinde bir sigara var ve çakmakla onu yakmaya çalışıyor ama rüzgar izin vermiyor. Arkamdaki arabanın kornasıyla, kendime geliyorum. Tamam be diyorum, elimle aynadan,duyduk. Restorana doğru giriyorum. Camekanın önünde, arasında yarım arabalık yer kalan, iki araçtan birinin, şoförü geliyor. Şanslı günüm sanırım. O çıkarken parktan, ben giriyorum yerine.

Yandaki büfeden sigara almalıyım. İçtiğim markayı bulamıyorum, light motif başka bir tane alıp restorana yöneliyorum. Restoranın kapısında, arabaya tekme atan kızla karşılaşıyoruz. Elinde, tek dal sigarası, Pardon diyor. Ateşiniz var mı? Var diyorum. Demin sizi gördüm. Rüzgardan yakamadınız. İçeri giriyorsanız, içerde yakalım. Onu görmüş olmamdan dolayı biraz afallayarak, başını sallıyor tamam dercesine. Kapıyı açıyorum. Eski bir çan sesiyle aralanıyor ahşap kapı. Sağ köşede, iki tane kız çocuğu ile oturan bir aile; yeni gelmiş olan siparişlerini yemeğe hazırlanıyorlar. Güler yüzlü yaşlı bir adam, kapı sesini duyunca fark ediyor içeri girdiğimizi ve dönüp, hoş geldiniz, buyurun diyor. Yan tarafı, karlı ağaçlarla bezenmiş koruya bakan camın o tarafı gösterip, bu taraftan diyor, yanımdaki kızla bana. Kızla göz göze geliyoruz. Aslında birlikte gelmemiş olmamıza rağmen, sanki ikimizin de yalnız yemeğe niyeti yok. Birlikte, bize gösterilen masaya geçiyoruz.

Kasada hesap yapan çocuk çarpıyor otururken gözüme. Hemen onunla ilgili bir hikaye geçiriyorum kafamdan. Askerden yeni gelmiş ve bizi içeri alan adamın oğlu olabilir diyorum.Burası bir aile restoranı ve yemekleri de annesi yapıyor olabilir mi? Elindeki telefonla uğraşan, yemek arkadaşım, diğer elinde; hafif ıslak ve hala yakamadığı sigarasıyla, sinirli sinirli cep telefonunun tuşlarına basıyor. Ateş istemiştin, al diyorum ve büfeden yeni aldığım; üzeri filli çakmağı uzatıyorum. Yüzüme bakmadan, ateşi alıyor ve telefonuyla uğraşmaya devam ediyor. Siparişlerimizi almak için; kasadaki çocuk geliyor. Ne yemek istersiniz?Neleriniz var diyorum ama saydıklarından; yalnızca, etli yaprak sarması ilgimi çekiyor. Yoğurtlu olsun lütfen derken, karşımdaki kıza bakıyorum. Sen ne yiyeceksin? Gerizekalı diyor sinirle. Efendim??? diyorum şaşkınlıkla. Üzerime mi alınmalıyım? Garsona dönüp, Türk kahvesi diyor. Çok şekerli olsun ve elleri titriyor sigarasını ağzına götürürken. Çocuk, yanımızdan uzaklaşırken kız bana dönüyor ve sevgilin var mı diye soruyor. İçimden; daha 5 dakika olmadan, bu samimiyeti anlayamamış olmam geçse de, hayır diyorum, Yok. Olanları gördün mü diye soruyor.Arabasına tekme attım.Çekinerek - meraklı halk tipim ortaya çıkmasın diye -geveliyorum ee evet sanırım. O sırada, sigaranı yakmaya çalışıyordun. Arabayı göçertmenden az sonraydı galiba diyerek gülümsüyorum. Şuh bir kahkaha patlatıyor. Deminki asabi halinin aksine. Diğer masadaki kadın, erkeğinin elinden alınacağını düşünen bir aslan misali, ters bir bakış atıyor bizim masaya. Bir gülüş; bu kadar da rahatsız edici olmamalı diye düşünüyorum. Adamın umurunda değil. Kızlarından birine yemek yedirmekle meşgul o an. Biz kadınlar; neden böyle tepkiliyiz hayata, diye geçirirken içimden, kız; oh iyi yaptım. Keşke tekme değil de, balyoz indirseydim diyor.

Telefonunu sonunda bıraktı masaya, yaşasın. Elini uzatıyor ve ben Mine diyor.Hep çok sevmiştim bu ismi diye düşünüyorum ve ben de elimi uzatıp, Ayşe diyorum. Memnun oldum.O basıp giden sersem de nişanlımdı diyor. Hayvan aslında adı, ama biz kısaca Cemil diyoruz aile arasında. Nedense benden de bu lafın üstüne, anlamsız bir kahkaha patlıyor. Yan masadaki kadın bizi artık yese doymaz.

Ağzımı kapatıp, pardon diyorum. Densizlik etmek istemedim. Mine; isminin ve Fransızların deyimiyle *petite, haline karşın, dan dun bir kadın izlenimi veriyor bana. Saçmalama, densizlik eden hayvan; Cemil hayvanı diyor. Tekrar gülmeler…Sanırım benim açlıktan, Mine’nin de ilişkisinden dolayı bozulan sinirlerimiz, kendilerini; bu anlamsız gülmelerle onarıyorlar. Ama benim anti-deprasanım geldi. Mis kokulu, ev yapımı etli yaprak sarmamın üzerinden çıkan dumanlar, Mine’nin, mangal ateşinde pişen, taze kahvesine karışıyor.

31 Ocak 2010 Pazar

E K S İ _ S I N I R L A R


Gidenler geri gelmezmiş gibi; şimdi onun için akıttığı gözyaşları parça parça iniyordu karanlığa. Parçalıyordu yanaklarını. Onlar bile katılaşmıştı. Hayat suyu dondu içinde. Kaskatıydı artık. Artık ölüme bir vardı ve rakamlar saniyesiz ilerliyorlardı bilmediği bir hızla. Patlamak üzereydi.
Hiç dönemez sanmıştı. Varsayımlar yalnızca matematikte doğruluyorlardı varlıklarını. Sayımlar,saymak,anları,anıları ve binlercesini dakikaların. Onu,anlara sığdırmıştı şu kısacık zamanda. Bir düşündü ve bitirebildi o anda. Bu kadar kısa kalabildiğine göre çok da büyük diil miydi aşkı?

Gelenler, gittikleri için dönebilmişlerdi. Bir eylem gerçekleştirebildikleri için. Oysa o duran bir obje olarak kalmıştı sonsuzlukta...Yıldızlar bile kayarken milyonlarca ışık yılı uzakta, o hep duran olmuştu. Duran o; bir eylem olarak beklemeyi bile unutan olmuştu. Damarları sıkışık, beyni karışık...Atık bir zehir gibiydi ama kendineydi zararı. Ona dokunmayan bin yıl yaşasın ısrarındaydı. Onu, o yapan gücünün; eksi sınırlarını zorluyordu hınzırca ve yorgundu artık elleri. Yüzü gülme isteğinde, elleri kapamaya üşengeç dudaklarını, sesi; yankı yankı kulaklarında, sanki hep kötü bir kahkaha çınlıyordu etrafta. Kalemi oldu dili, bozuldu sözcükleri. Hep ona ait şeyler yazdı gözleri. Yalnızca gözleri sevdi aslında... koca bir yalandı dili…

29 Ocak 2010 Cuma

İ L İ Ş K İ _ İ L İ Ş İ K _ İ Ş K İ L


Uyandım saat 12.00 tabii ki Doğa'nın telefonuyla. Ben insomniac o erkenci. Böyle miydi yıllar evvel hayır! Ben erkenciydim o keyifçi.

Garip garip rüyalar gördüm bır kısmı aklımda, kalanı gün içinde çağrışa çağrışa gelir biliyorum daha önce de olmuşluğu var. Bir Türk kahvesi için neler vermezdim şu anda....

Eski sevgili rüyalarını bilir misiniz? Saçma sapan zamanlarda gördüklerinizi ama, hani onun için yanıp tutuşurken sizinle olmadığı zamanlardakileri demiyorum. Onunla hiç alakanızın kalmadığı zamanlardakileri diyorum. Nasıl da gerçek gibidir o rüyalar. Sanki sabah kalktığınızda telefon çalacak ve hiçbirşey değişmemiş gibi hayat akıp gidecek sanırsınız.Ama yoo işin aslı öyle değil. İşin aslı bence şu; bilinçaltında onu aslında affetmek isteği. Yoksa durup dururken dehlizlere attığın adamı ne diye görüyorsun di mi rüyanda. Benim affetmediğim kimse yok kardeşim. Hayatım boyunca da tepki aldım bu tavrımdan dolayı. Özellikle de geleneksel kız toplantılarında. Hayatta herşey karşılıklıdır. Kötü bir bitiş sizi belki de mükemmel bir ilişkiye hazırlar. Kimse on numara değildir. Karşınızdakini hatalarıyla sevmeyi öğrenin. Kimse kimseye ait değildir bu hayatta unutmayın. Savaşmak istediğiniz sürece savaşın ama özünüzde pes etmeliyim alarmını duyduğunuz anda bırakın. Sonrası eziyet sonrası keder çünkü....Davranış şekilleri karşılıklı olmalıysa da sevgi karşılıklı değildir. Sevgi kişiye özeldir, çok büyük olmasına rağmen paylaşılmaz aslında. Yılların kandırmacasıdır söylenenler. Tek başınıza kocaman severseniz sonunda kimseyi suçlamak zorunda da kalmazsınız. Bu insan egosu olduktan sonra kendimizi çok çabuk affedebiliriz.Yakında 14 Şubat....Bu konuya ayrıca değineceğim...Gün içinde görüşürüz.

28 Ocak 2010 Perşembe

C A N I N I Z _ N E _Ç E K T İ ?


Hava soğuk. Asmalımescit'te tek tük insan, bereleri ve eldivenleriyle oturuyor.Kimi sıcak çay içiyor kimi havaya inat buz gibi bira....Kafada haftasonu programları, arkadaşlara edilen telefonlar, nereye gidilir araştırmaları, facebookta ayıp olmasın adına, belki diye işaretlenen eventler... Kovaların doğum haftası başladı.Ard arda doğum günleri ve alternatif mekan arayışları...Derdinize derman; arkadaşım Hazal Yılmaz'ın sitesini ziyaret etmeden keyif yapmak konusunu bir daha düşünün derim. Nerde ne yenir ne içilir, indirimler, sergiler, konserler, tasarım meraklıları için çözümler,zaman zaman yurtdışı gezilerinden notlar ve daha neler neler...İşte meraklısı için; http://hazalyilmaz.com/anlamarama/


İnternetin başındasınız. Belki de ismini daha önce duyduğunuz ama dinlemediğiniz bir grup benden size tavsiye http://www.myspace.com/kitschcraft
beğenirseniz alın size en yakındaki konserleri SYNTH-POP MINIFEST İSTANBUL - 20 Şubat 2010 Cumartesi - 21.00 PEYOTE'de Kitschcraft.

Size iyi gezinmeler... Ben yemek yapmaya gidiyorum. Gecenin menüs
ü klasik anne mutfağının seçkin örneklerinden kızarmış ev patatesi, makarna ve köfte.Yanında yoğurtla leziz...

T O P U K _ S E S İ

KIRMIZI AYAKKABILI KIZ


Kadın olmak;
Zor zannattir kadın olmak. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe en hızlı geçiş yapan türdür çünkü. Daha doğarken; dişilik vasıflarını beraberinde getirir genlerinde.Pratik olmalıdırlar, zeki, esnek, anlaşılabilir, yemek yapan, iyi kız, iyi anne, iyi giyinen, bakımlı, entellektüel, kriz yaratmayan ve hatta kriz çözücü...Kadın denilen varlık edebiyata bu kadar ilham verirken çağlardır, destan destan yazdırırken kendini, kendi destanını yazamamıştır.Neden? Nedeni benden, çünküsü sizden...
Zor zanaattir kadın olmak.Duyulmuyorsa uzaktan kırmızı ayakkabının topuk sesi;
yazamamışsan hayatını şiir gibi, işleyemediysen annenin oyası gibi kişiliğini, geçememişsen zamanın önüne,mazini ekleyememişsen anılarına, başarı; ütopik bir dağ ise gözünde, ey bre deyyus ' KADIN ' mısın sen? Duyduğun anca, olur başka destanların topuk sesi...

G Ü N Ü N _ M E N Ü S Ü


Çorba niyetine koyu bir kahve

Aperatif olarak Facebook' a girmemek

Ana yemekte; soğuk kış gününe özel arkadaş toplantısı

Tatlı olarak kırık buzlu Cardinal Melon

İ Ş T E _ B A Ş L A D I K

30' a / 2 kala insan; hayatındaki beklentilerini
azaltacağına, çoğaltmak konusunda daha başarılı bir
profil çizmeye başlıyor.
Bir film izledim hayatım değişti. Bir şarkı dinledim
içime işledi. Para değil dost biriktirdim. Çok oturdum.
Çok konuştum. Çok gözlemledim.
Paylaşmanın vakti geldi. Sonunda ben de blogger oldum mu? Blogger olunmaz doğulur mu? Başarıyı izlenilirlik mi belirler yoksa
yetenek mi? Bunun kararı sizden, yazıp okutabilmesi benden. İşte başladık.
Duygu dedektifi iş başında...